Tek Suçlusu 28 Şubat

Darbelerin bu ülkeye neler yaptığını bir çoğumuz bilir. 27 Mayısı, 12 Eylülü, 12 Martı bizzat yaşayan büyüklerimizin aktardıklarını, bütün çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca dinledik. Zor günler yaşamıştı büyüklerimiz, yüzlerce insan öldürülmüş ülke hallaç pamuğu gibi savrulmuştu anlattıklarına göre. Yüzlerindeki ifade değişiverirdi hatıraları anlatırken, sanki arkalarından sıkılan kurşunların vızıltısını duyar gibiydiler. Eve polis geldiğinde hissettikleri korkuyu her seferinde yeniden hissediyorlardı belki de. Biz ise onlar kadar anlayamıyorduk mevzuyu, onlar kadar hissedemiyorduk. Büyüklerin hatırasıydı sadece, babamın bitmek bilmeyen askerlik maceraları gibi birşeydi. Evet kötüydü; insanların ölmesi, memleketin 10 sene geriye gitmesi, ekonomik buhranlari kontrgerilla vesaire. Ama aslında konunun vehametini hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştık. Ta ki başımıza gelene kadar…

28 şubatta silahlar ateşlenmedi, Sincan da 3-5 tank ana caddelerden geçti. Kimse kimseyi öldürmedi belki, bir kaç kişi hapse girdi, bir kaç kişi yurt dışına kaçtı. Polisler evimizi bile basmadı, 7/24 mahallemizde nöbet tuttular, en fazla gösterilerde bir kaç köpek saldılar üstümüze. Genel olarak canımıza, malımıza pek birşey olmadı, ölmedik çok şükür. Lakin size düşman olanın sizi öldürmemiş olması zarar vermediği anlamına gelmez. Hatta aşikaren düşman olanın sizi öldürmemesi, işkence etmemesi, pek fazla hapse atmaması ciddi ciddi şüphelenilmesi gereken bir durum. Tabi biz o zamanlar çocuktuk, okulumuzun kapatılması bizi üzdü, mahalle mektebine gitmek zorunda kaldık. O tarihlerde küçük çaplı bir travma yaşamışsak belki bu yüzdendir. Tesettürlü eğitim gören pek akrabamız da yoktu, belki biraz da bu yüzden gerçek travmayı yeterince idrak edemedik. Mahalle mektebine geçtikten sonraki yeni genel kurmay başkanı kıvrıkoğlu nun meşhur mgk konuşmasında kurduğu cümleyi hiç unutmadık; “28 Şubat’ ın etkisi bin yıl sürecek”. İlk duyduklarında “Hadi ordan!” dedi büyüklerimiz öfkeyle. Şimdilerde de hükümet; “Hani 28 şubatın etkisi bin yıl sürecek diyorlardı!? Biz 10 yılda etkilerini ortadan kaldırdık Allah’ ın izniyle!!” diyerek ortalarda dolaşıyor. “Hadi ordan!” diyen bugün benim🙂 Etkileri 1000 yıl sürer mi sürmez mi bilinmez ama 10 yıldan daha uzun vadeli etkileri olduğu aşikar. Nasıl yani mi? Şimdi burda sadece kendi açımdan etkilerini anlatacağım, yine de tatmin etmezse şimdilerde 30 lu yaşlarında olan tesettürlü hanımlarla bu konuyu konuşmanızı öneririm..

28 şubat sonrasında imam-hatip liselerinin önünün kesilmesi, üniversitelere tesettürlü kızların alınmaması veya dindar insanların akademik mülakatlarda elenmesi gibi şeyler ilk bakışta eğitim hakkının gaspedilmesi gibi görünüyor. Ama tabiki öyle değil. Bir kaç örnekle öyle olmadığını görelim; imam-hatip lisesinden ayrılmak zorunda kalan Ömer gittiği mahalle mektebinde hiç bilmediği, tamamen yabancı olduğu bir dünya ile karşılaştı. Aynı sırada “Kız” ırkından bir canlı oturuyor, dokunuyor hatta uzaktan öpücük atıyordu. Yeni arkadaşları tekel bayiinden aldıkları şeyleri içip duruyor, ahlaksızlıkta sınır tanımıyorlardı. Bu duruma zamanla ayak uydurdu Ömer, çok acaip yollara saptı, aile bağlarını kopardı. Üniversite yıllarında olayı başka bir boyuta taşıdı, mezun olup işe girdiğinde ise o imam-hatipli çocuktan eser yoktu artık. Zeynep’ in ailesinin durumu iyi değildi, diğer arkadaşları gibi özel kız lisesine gidemedi, başını açarak mahalle mektebine başladı, okul çıkışı başını yine örtüyordu. Ne sınıfındaki kızlar onu tam olarak benimseyebildi ne de Zeynep onları. Yaşadıkları ve gördükleri onu kendi kabuğuna çekilmeye itti, gün geçtikçe yalnızlaştı. Üniversiteyi kazandı, okul kapısından içeri başörtüsüyle giremedi. Hocalardan ve diğer öğrencilerden baskı gördü, içine çekileceği bir kabuğu bile kalmamıştı artık. İmam-hatip in bahçesinde voleybol oynayıp mutlu olan Zeynep gitmiş, özgüvenini yitirmiş, psikolojisi bozulmuş, insan ilişkilerinde başarısız, depresif bir insan oluvermişti.  Bunlar gibi yaşanmış onlarca örnek verebilirim ama esas örneğimizin kahramanı şu an bu satırları yazıyor🙂

Efendim biz darbenin etkilerini pek idrak edemeden üniversiteye kadar geldik. Geldik gelmesine de; bilim kurgu filmlerinde insanların arasında çaktırmadan yaşamaya çalışan uzaylılar gibiydik. İnsanlar bize uzaylı biz de onlara uzaylıydık işin temelinde.  Sanki marslılarla venüslüler jüpiterde buluşmuş gibiydik, her şey çok acayip görünyordu gözümüze.

Ramazan ayında dışarılara kadar taşan kantin sıraları, yeşil saçlı piercingli arkadaşlar, oralarında buralarındaki dövmeleri, bilimum çamaşırlarını gösteren arkadaşlar, bahar şenliklerinde yaşanan rezillikler bir yanaydı da, millet harıl harıl sevgili oluyordu. Birer ikişer uzaklaşıyorlardı has, hakiki erkek ortamımızdan. Tabi biz yine diğer arkadaşlarla takılıyorduk falan ama içten içe yalnızlık mikrobu da vücuda nüfuz ediyordu. Sonra bir gün “Yahu bizim için de yaratılmış bir havva kızı vardır heralde” diye kafamızı kaldırdığımızda gördüğümüz sadece; Tuğçe, Beril, Eylül, Devrim vb. idi. Bizim Rümeysalar, Büşralar, Betüller etrafta yoktu. Bazılarımız; Tuğçe, Beril neyse de belki Merve benim aradığımdır deyip başarısız deneyimler yaşadı. Sonra bir gün mezun olduk, iş güç derken sıra geldi evlenmeye.. Yine bir havva kızı bulmak ümidiyle kafamızı kaldırdığımızda ise yaşıtlarımızın bir şekilde evlendiğini, alt jenerasyonların ise Viyana’ larda bilemedin Almanya’ larda üniversitede olduğunu gördük. Bir kısmı da gerçekten yer yarılmıştı da içine girmişti sanki. Sonra yurtdışındaki hanımlar kesin dönüşlerini çiftler halinde yaptılar, genellikle. Daha alt jenerasyonlar hala ülke sınırları içerisinde idi ama zaten ulaşılmaz olmaları yetmezmiş gibi bir de işler güçler hareket alanımızı kısıtladı. Üniversitelere girmeyi başaranlar, jr rakiplerimizce kapıldı🙂 Daha sonra da hikayelerimde bir kısmını okuduğunuz görücü usulü görüşme maceraları…Ama yanlış, eksik birşeyler var, var ki halen bekarım..

Her jenerasyonun kendine göre çeşit çeşit huyu var efendim. İnsan kaynakları bunları X, Y, Z jenerasyonu diye ayırıyor ama aslında ayrım yapmak için alfabenin harfleri kifayetsiz kalır. Her jenerasyon birbirinden inanılmaz farklı bakış açılarına, farklı isteklere sahip olabiliryor. Mesela eski toprak annannem iki dükkan gezip alacağını alırken, annem 8-10 dükkan gezmeden alışveriş yapamaz. Abim 3-4 bilindik yeri gezip parasına acımadan alacağını alırken ben ise bir çok alışverişten eli boş dönerim. Bunun gibi, eski topraklar eşlerini hiç görmeden direk evlenebilirken, genelde benim jenerasyonumun ve hatta alt jenerasyonlarımın,  bilinç altında eş seçimi noktasındaki istekleri; bir süre zaman geçirerek muhabbetin hasıl olması sonrasında evlilik şeklindedir. Bizim mahalle insanlarının evliliklerine şöyle bir baktığımda, son 5 sene içinde evlenenlerin büyük bir çoğunlunun üniversitede tanışarak evlendiğini görüyorum. Özellikle üniversitelerde başörtüsünün serbest kalması sonrası gençler üniversitede tanışabiliyor, zaman geçirip aralarında gerekli evlilik sinerjisini oluşturabiliyorlar. Üniversitedeki bu iletişim sayesinde de mental olarak eşgüdüme gelebiliyorlar. Aslına bakarsanız bu iletişim bizim için pek mümkün olmadığından karşımızdaki ile iletişim hattını kurmak yada sinerjiyi oluşturmak konusunda başarısız oluyoruz.

Sonuç olarak şimdinin Betülleri üniversitelerde eş adayını çoktan bulmuş oluyorlar. Bulamayanların da bulamamasının anlaşılabilir sebepleri oluyor🙂 Bizler üniversitede, iş yerlerimizde, zaten bir işe yaramayan sosyal hayatlarımızda eş adaylarımızı kendi çabalarımızla bulamıyoruz. Haliyle ben ve benim gibi üst jenerasyonlardaki yüzlerce erkek sırf bu yüzden halen bekarız. Bu durum bizlerin psikolojilerimizi, iş hayatlarımızı, sosyal hayatlarımızı her geçen gün daha kötüye doğru sürüklüyor. İstatistiksel olarak da bizlerin mahalleye, aleme katkımız zekattan, sadakadan öteye geçemiyor. Hep yarım, hep eksik kalıyoruz. “E yani bi 28 Şubatı bahane etmediğin kalmıştı!” demeyin. Basitçe toparlayacak olursam; 28 şubat yüzünden lisede, üniversitede, iş yerinde veya başka bir sosyal ortamda evlenebileceğim bir hatun kişi ve evlilik için gerekli olan muhabbetin hasıl olacağı bir ortam hiç olamadı. Sosyal hayattan kazınmış potansiyel eş adaylarımız biz farkına varamadan kül olup uçtular.

Tam buraya bir kapanış paragrafı yazıp derdimin son damlasını da dökmem gerekiyor. Onun yerine burdan bizler için yaratılmış cümle havva kızlarına bir şarkı hediye etmek istiyorum. Bir nebze tebessüm için buradan buyrun – > Barış Manço – Havva Kızı Mercimek

Categories: Uncategorized | Tags: , , , , , , , , | 3 Yorum

Yazı dolaşımı

3 thoughts on “Tek Suçlusu 28 Şubat

  1. argr

    Merhaba, tespitleriniz çok güzel ama tamamen seküler açıdan bakmışsınız her ne kadar dini referanslar verseniz de. Sosyolojik açıdan tamamen haklısınız, yani sebepler planında 28 şubat süreci nesilleri her bakımdan olumsuz etkiledi, evlilik sorunu de belki bunlardan biri ama Müsebbibül Esbab’ın tüm planların üstünde bir planı var, O ol derse hiçbir sebep araya girip engel olamaz, nasip değilmiş, imtihanımız böyleymiş, 28 şubat da bahane olmuş, selametle..

  2. Merhaba, çok haklısınız. Bahsettiğiniz perspektiften bakarak yazamadım, tam teslimiyetle bu tarz şeyler yazılamıyor🙂

  3. Betül

    Yazdığınız sebeplerin çok benzer versiyonlarından dolayı evlenemeyen Betül ler de var.Dediklerinizi çok iyi anlıyorum.Allah ın takdir etmesi ile oluyor ya da olamıyor ama çok benzer düşüncelerdeyim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

%d blogcu bunu beğendi: